Cuma, Eylül 20, 2006 - İstanbul' dan Notlar I
Selamün aleyküm sırsöz üyeleri –sky, cikcik, berfu, powerranger, feyzac, april, 12- ve değerli ziyaretçiler –özellikle kiraz ve çelebi arkadaşlar..-
Yine ve yeniden bendeniz yani FuNgI yayında. Bunun mıutluluğunu ne kadar anlatmaya çalışsam da anlatamam ki. Yine parmaklarım klavyedegeziyor, bilgisayarım karşımda. Binlerce kez hamdolsun…
Evde olmak harika gerçekten. Odanın lambasını söndürüp uyumamızı isteyen, koridordan bağıran alakasız bir hocanın sesi değil de babam oluyor mesela. Karnımı doyurmak için dört kat aşağı inmem gerekmiyor. Mutfak birkaç adım uzağımda ve canım istediği zamna yemek yiyebiliyorum. Ya da dişlerimi fırçalamak istediğimde alt kata inmem gerekmiyor. Saat 8:30 da başlayan derse 15 dakika da hem hazırlanıp, hem yatağımı, dolapların üstündekileri toparlayıp, koşa koşa inmemi isteyen kimse yok. Hani olurda bir eşyam dışarıda kalırsa onu almak için 4 kat+1 koridor yol alıp depoya ulaşmam da gerekmiyor. Çamaşırları elimde yıkamak zorunda değilim evde. Ve yıkadıktan sonra kurumaları için odamıza asmıyoruz.
Bunları böyle yazınca, yaşanmaz bir yerde yaşamaya çalışır gibi bir izlenim mi uyandırdım acaba? Tamam telefon yasak internet yok falan ama, yine de zor da olsa dayanması, alışması; eve gelmek için haftalar öncesinden gün saymaya başlamış olsak da yine de yaşıyoruz işte. Gerçi hala kalmamın nedeni; eğitimini medrese eğitimi olarak nitelendirmesi üniversite bitirip öğrenci olarak gelen birinin. Eğitim gerçekten çok iyi. Biz de bilgilenmek adına sabrediyoruz, sabretmek durumundayız.
Şimdi gelelim güzel-kötü hatıralara.. İstanbuldaki 10. günümüzde bir Pazar ikindisi, sky ın anlatımından:
“Sabahın köründe yani 10:30 da kalkıp, önce sınıf binası 1. kat nöbetini yaptık. Ondan sonra tam odaya girme hevesiyle çıkarken, hatırladım ki; asıl yatakhanem olan C12 denöbetim var. Büyük bir azimle açtım kapıyı girdim C12 ye. Nöbetin yarısı bitmiş. ‘aman tanrım’ diyerek ilk tepkimi verdikten sonra hemen nöbetin kalan kısmını bitirdim. Sonra bizim için büyük bir eziyet olan çamaşırı FuNgI yle yıkadık. Biz buna dereye gitme olayı diyoruz. Hafta sonu çıkış yaptığı için yatağını sahiplendiğim çelebi, akşama geleceği için, pılımı pırtımı topladım ve o hiç uğramadığım C12 ye geri döndüm. Elveda C13(geceleri). Namaz kılmak maksadıyla indiğim mescide, akşam yapılacak olan program hazırlıkları olduğundan, dışarıdaki küçük odamsı yerde namazımı eda ettikten sonra, dışarıdaki o güzel havanın renkli cazibesine kapılarak, bahçedeki kahve renkli masada oturup, diğerlerinin gelmesini beklemeye başladım. 1 dakika daha gecikseler donacak, kadar bekledim, ve elhamdülillah geldiler. Ellerinde sımsıcak bir battaniye ile.. ve sonunda bloga yazı yazmaya başlayabildik. Çünkü biraz daha yazmasaydık, FuNgI bizi kıtır kıtır doğrayacaktı”
..evet sky haklı.Biraz daha yazmasaydık kıtır kıtır doğrayacak hale geldiğimde yazmıştık bu yazıyı.. Ama devamı gelmedi ne yazıkki!
İşte bizim pazarlarımız genel olarak böyle geçiyor. Eğlenceli olaylar da oluyor tabii ki. İşte kurstayken yazdığım komedi malzemesi bol bir hatıra:
“15 Ekim Pazar akşamı bir müteala da kapı hafifçe aralandı, cikcikin başı bir göründü bir kayboldu. Mütealanın sonunda cikcik geldi; ‘FuNgI sana kötü bir haberim var, hakkını helal et’ dedi. Bende ne olduğunu söylemesini, hakkımı helal edeceğimi söyledim. Anlatmaya çalışmaya başladı. O kadar zorlanıyor ki.. eziliyor büzülüyor. ‘üç dediğimde anlatmaya başlamazsan hakkım helal filan değildir” diyince anlatmaya başladı.
‘hani senin telefonun benim çantamdaydı ya yatakhanede, hoca telefonları toplarken, ‘benimki yukarda’ dedim, ‘git al ‘dedi. Bende seninkini de indirdim. Sonra nasıl olsa sen de vereceksin diye düşünüp, seninkini de verdim.’ Demez mi! Halbuki ben vermeyecektim telefonumu bu hafta. Ben ‘ya ama..’ filan derken, meğer bizim cikcik benim bu şoku atlatmamı bekliyormuş, ve dahası varmış. Şöyle devam ediyor arkadaşım:
‘Ama söz bak, hattını benim telefonuma takabilirsin’ beynimde şimşekler çaktı. ‘ne diyosun sen vermedin mi filan dediğimi hatırlıyorum.. Verme nedeni enteresan: benim philipsi o kullanmayı bilmiyormuş ama onun nokiasını ikimiz kullanabilirmişiz. Bir telefon vermek zorunda olduğundan benimkini kendininki gibi vermiş. Gidip değiştirmesini istediğimde iş işte çoktan geçmiş, emanete verilmiş telefonlar. Zavallı telefonum 4 gün boyunca yabancı sınıf sakinlerinin telefonları arasında kalacak..”
İşte o günü böyle anlatmışım. Gülsem mi ağlasam mı bilememiştim. Olay gerçekten komik ama herkesin telefonu varken ben telefonsuz kalmıştım. Çok düşkün değilimdir telefona, hatta hiç değilimdir ama bir eksiklik oluyor. Sonunda gülmeye, hem de kızmaya karar verdim. :D
Aslında daha önce yazmam gereken bir şey yeni aklıma geldi. Sanırım ekim in 13 üydü. Sakal-ı Şerif geldi. Ancak içinde bulunduğu kutuyu görebilsek de değişik bir hava oluyor tabii. Örtüler açıla açıla bitmedi. 40 tane örtüsü vardı sanırım. Sonra sandığa konuldu. Bizim bir saç telimiz nedir ki? O 2 tel sakala 1400 yıl gösterilen saygı, verilen değer beni en çok etkileyen kısmıydı. Bu ara nottan sonra, kursu anlatmaya devam edelim.
Koridordan gelen her ayak sesinde yüreklerimizin hop hop etmesine, kapının her açılışında kaçışmamıza rağmen, yine de ‘uykudan önceki sofralarımız’ vazgeçilmezlerden. Yatakhane görevlimiz bize katılmadığı için 7 kişi olmamız gerekirken, yan yatakhaneden gelerek odamızı şereflendiren sky la 8 kişi otururuz sofraya. 5 dakika da siler süpürürüz. Düşündüm de diğer yazılarda da yemek yiyorduk hep. Ne çok yiyoruz! :gözlerinideviren:
Beceri hocası dikiş dikmeyi öğret(meye çalışa)cak. Makineler elektrikli değil. Ayağımızla aşağıdaki pedalı aşağı yukarı hareket ettirebiliyoruz. Ama biraz karmaşık, biliyorum kolay görünüyor bende öyle sanmıştım ama değil sahiden karmaşık. Beceri dersinde dikiş makinelerinin güldürme gibi bir özelliği olduğunun farkına vardık. Hele kirazın ata binmiş, dört nala gider gibi hali hala gözlerimin önünde…
Çarşı izinlerimiz apayrı bir macera. İki haftada bir çıkış var ve sadece 2 veya 3 saat. Resmen koşuyoruz. Çok önemli olmadıkça çıkmanın gereksiz olduğuna karar verdim. Grup halinde çıkıyoruz zaten ve grup bir bütündür parçalanamaz ilkesini unutmamak gerekiyor.O kadar insan işini yapmaya çalışınca da elimize kalan tek şey yorgunluk oluyor.
Burası hocaların tabiriyle international bir kurs. Bartından, Zonguldaktan, Adanadan, Kayseriden, Konyadan, Ankaradan, İstanbuldan, Bursadan, Kırgızistandan, Kazakistandan, Gürcistandan, Yunanistandan, Fransadan, Almanyadan, Arnavutluktan, Amerikadan insanlara rastlamak imkanlı bir durum. Bir yatsı namazı sonrasında bir Kırgız ın okuduğu Ebubekir Şatri den Taha suresi herkesi mestetmişti. O kırgızdan aşır dersi aldık. Artık biz de okuyabiliyoruz inşallah (:
Bir de korku olayı var. Ne kadar korksak da, konuyu açmak için özel bir çaba sarf etmememize rağmen anti cismani varlıklar hakkında bir konu oluyor hep lambalar kapandığında. Son zamanlarda oldu bu aslında. Başlangıcı şöyleydi.:
Bir akşam müteala boştu. Sınıftan arkadaşlar okulda yaptıkları bir şeyi sınıftakiler üzerinde yapmaya başladılar. Bizim okulda da yapıyorlardı ama hiç önemsememiştim o zaman. Tam olarak anlatmayacağım şöyle şöyle yapılıyor diye ama olanları söyleyeyim. Bir insan sandalyede oturuyor. Etrafındaki 4 insan da sadece 2 parmağını kullanarak o sandalyedekini başlarına kadar oturur vaziyette havaya kaldırıyorlar. Başta inanmadım ama beni de kaldırdıklarında itiraz edebileceğim bir durum kalmadı.
Akşam cikcik ve çelebi ye(onlar başka sınıftalar) bu bilimsel olayı anlattık. Doğal olarak inanmadılar. Yatakhane görevlimiz bunun sadece bilimle açıklanamayacağını altına inildiğinde başka şeyler (anti cismani varlıklar gibi) çıkacağını, bunlarla uğraşmamamızı söyledi. Çelebi her şeyden çok etkilenen birisi. O gece uyumadan önce ‘FuNgI’ diye bağırdı. Gözlerimi metal görmüş. Gece sayıklamış falan. Korktu baya. Sonraki birkaç gün bana öyle bakma diyip durdu. Korkuyormuş.Bir kaç gün sonra ben bir şey anlatıyordum gece, çelebi bana baktı bi çığlık atıp başını çevirdi.ne oldu filan.. yine gözlerimi metal görmüş.
Yine birkaç gün sonra yemek yedik dişlerimizi fırçalamak için giderken kiraz dedi ki ‘çelebi artık sana gözleri kapalı bakıyor’ öylemi diye dönmemle hadi çelebi den bir çığlık daha kopmasın mı! Ben acayip korktum. Zaten her yer kapkaranlık. Kiraz da hocalar gelirse rezil olurum diye patır patır koşmaya başlayınca ben de bir an önce ışığa çıkmak amacıyla koşmaya başladım. Merdivene bir adımımı attığımı bir de yerde olduğumu hatırlıyorum.çok fena düştüm. Ellerim kollarım kaç gün ağrıdı. Oturdum ‘çelebi niye bağırdın’ dedim. Başımı çok hızlı çevirmişim, o yüzden bağırmış… Son haftalarda bu konularda olaysız bir gece geçmedi zaten. Ya çelebi beni metal görür (gerçi memlekete gelirken otobüste metal yanında hiç kalır bu sefer ametal dedi ama onu saymıyorum artık) ya da kaç kez okuyup üflememizi gerektirecek konular konuşulur… Dönüşte korkusuz uyumak istiyorum artık. Çelebi bu konuda kendini savunma amaçlı bir yazı vermişti. Olayı bir de ondan dinleyelim.
“herkese selam,
Kursumuzda her şey çok güzel siz FuNgI ye bakmayın. Bir tür nefis mücadelesi de yaşıyoruz. Tek farkı bu. Yoksa ilim yönünden harika.
Neyse ben aıl konuya geleyim. Kendimi savunma hakkı verdiği için öncelikle yönetici sayın FuNgI ye teşekkür eder, saygılarımı sunarım.
Şimdi gelelim, FuNgI nin tabiriyle anti-cismani varlıkara, ve olay gecesine..
Nasıl mı gördüm? Anlatayım. O gece o kadar konuşuldu ki bu mesele herkes etkiledi. Her ne kadar soğukkanlı durmaya çalışsa da FuNgI nin de etkilendiğinden eminim. Bir de FuNgI nin gözlerinden etkilenen sadece ben değilim. Odadaki bazı arkadaşlarda benimle aynı görüşte. Fakat en çok tepki veren benim. Niye mi? Ee etkisiz tepki olmaz. Onu etkileyene sorun!!
Saat 01:00
Bu kadar konu konuşulduktan sonra hepimizin içi ürpermiş bir vaziyette yataklarımıza yattık. Bende duamla başımı yastığa koydum. Sonra FuNgI başını kaldırmış bana seslendi. (ranzalar yan yana) kafamı bir kaldırdım, keşke kaldırma olsaydım!(lamba sönüktü, hafif bir ışık gece lambası var) bir çift gri yani metale yakın bir göz. Bi de bizimki gözlerini kocaman açmış, her zamanki gibi!İnanın görseniz anlardınız ne hissettiğimi. FuNgI diye seslendim. Yine gözlerini kocaman açarak efendim dedi. Bende öyle bakma diye bağırdım. Bu arada o gece birilerine karabasan çökmüş.! Gerisini siz düşünün.
Gece epey sayıklamışım doğal olarak. Sonraki günlerde FuNgI benim korktuğumu kullanarak gece gündüz beni korkutmak için habire gözlerini büyütüyor. Hayır, bir şey değil, yerinden çıkacak diye korkuyorum.!
Ha unutmadan düşme meselesini de anlatayım. Metal gözlerden ancak olay o kadar görülüyor. Bir de benim gördüklerimi ve gözlemlerimi öğrenin.
FuNgI bir gece –her gece olduğu gibi- dişlerimizi fırçalamamız için bizi ta aşağı kata inmeye ikna etti. İyi dedik. Bu arada FuNgI nin gözleri geceleri gerçekten korkunç oluyor. Çıktık yola. Koridor zifiri karanlık. Sadece hafif bir ışık var. Kiraz, cikcik, FuNgI ve ben.. ben FuNgI nin koluna girdim. Yanında gideyim de alışayım korkmayayım diye. Sonra kiraz bir şey dedi. Fungi de ‘öyle mi çelebi’ diye bir döndü. Dönüş o dönüş! Ben de gayr-i iradi bağırdım. O dönüşü size şöyle anlatayım. 6. hissi izleyenler beni daha iyi anlar. Hani aniden tanımadığı bir insan beliriyor ya işte öyle. Ya da sinemalarda ani efektler var ya işte öyleydi. Sonra hocalar yakalamasın diye koşuştuk. Gerisi metal gözlü kızın anlattığı gibi. Yani ona katılıyorum.
Bir dahaki olaya görüşmek dileğiyle. Bayramınız nurlu ve bereketli olsun inşallak.
İlmi not: Said Alpsoy un ALLAH I SEVMEK adlı kitabını önermek istiyorum arkadaşlar. Harika bir kitap..”
{özel durumlar dışında reklam yapmıyoruz ama bu seferlik bu kitabın yapalım bakalım reklamını (:}
Sağolsun çelebi sayesinde adım telefonlarda filan metal gözlü diye kaldı. Bir de ben görebilseydim kendimi öyle. J
Yurtta ramazan boyunca kasr-ı cinan da misafir ağırlandı. Öyle bir servis ki akıllar durur. Misafirlere ikram edilecek börek çörek öğrenciler tarafından hazırlanıyor elbette. Biz de bir ara sarma sınıfıydık. Bir gün saat 12 ye kadar sarma sardığımızı hatırlıyorum. Ertesi gün onları balık sırtı şeklinde dizmiştik.
Nöbetleri nasıl unuturm. Her Cuma 4. kat koridor ve her Salı oda nöbeti. +bayram temizliği. Yerleri fırçalamaktan parmaklarım yara oldu resmen. (:
Eve gelmeden 2 gün öncesinden gün saymaya 12 saat yolu düşünüp, nası geçecek deyip, sonra evde olup, bilgisayar başında oturmak; makarna salatası, köstebek pasta, ıspanaklı börek,yağ mantısı yapıp, kazan çayı değil de fokur kaynayan çaydanlıktan çay içmek düşüncesiyle içi içine sığmamak anını beraber yaşadık.
Gerçi orda da kendimize ziyafet çekmedik değil. Yatakhanece hazırladığımız yemekhanedeki masa gerçekten görülmeye değerdi. O masanın fotoğrafını çekip koymak isterdim ama orda öğrencilerle teknoloji arasındaki perde o kadar bariz ki, dokunsan tutabilirsin. Hiç benlik değil):
Yazıyı buraya kadar okuyan herkese önce teşekkür ediyorum, sonrasında haklarını helal etmelerini istiyorum. Çok uzun bir yazı ve çok zaman almıştır. Ama buradakiler 5 haftayı anlatmıyor, anlatamaz.. bu yazıdan sonra 2 ay olamayacağım için bu kadar uzun olmasını mazur görün J
Bu arada site sahiplerine de esefle teessüfüm olacak. Sayın; sky, cikcik, feyzac, april, berfu, powerranger, 12… hepimiz başka başka yerlere dağıldık. Başka hayatlara başladık. Bunlarla ilgili hepimiz bir yazı yazma kararı aldık gibi bir düşünce kalmış benim zihnimin köşelerinde. Nerden kaldı acaba?? Size de tanıdık geldi mi!! :eseflenteessfler:
Sayın sırsöz üyeleri ve değerli ziyaretçiler!
“İstanbul’ dan notlar” serimiz devam edecek fırsat buldukça inşallah. Bu yazı 1 ay sonra geldi, diğeri 2 ay mı 5 ay mı sonra gelir bilemem ama ben bir sırsöz olarak bloguma sahip çıkıyorum :D
Sağlıkla, mutlulukla, gülücüklerle, srat-ı müstakimde kalın, hoşçakalın..
Geçmiş ramazanınız ve gelecek bayramınız mübarek olsun…
elKatibe:FuNgI
|